Resûlullah’ın (S.A.V) Aleme Ve Gönüllere Doğuşu

Lima

Moderator
Katılım
May 3, 2019
Mesajlar
131
Beğeniler
2
Puanları
18
#1
14 Şubat pazartesi Mevlid-i Nebi’nin yıldönümü)

Mevlid kandili Hz. Peygamber s.a.v.’in dünyayı teşriflerinin, doğumunun bereketlendirdiği bir gecedir.

Nitekim mevlid, “doğum, dünyaya geliş” demektir.

Rebiülevvel ayının 12. gecesine denk düşer.

Mevlid kandilinin mübarek bir gece olarak ihya edilmesi geleneği, diğer gecelerden hayli sonra, miladi 13. asırda başlamıştır.(1)

Resûlullah (s.a.v), sevgi tecellisi olarak nuru ve ruhuyla ilk önce yaratılmıştır. (İmam Rabbânî, Mektubat-ı Rabbanî, 3.cilt, 121. Mektup) (0)

Rasulullah s.a.v. Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

“Ben yaratılışta peygamberlerin ilki, gönderilişte sonuncusuyum.”[1]

İslâm alimleri bu konuda şu açıklamaları yapmışlardır:

Rasulullah Efendimiz varlıkların özü, aslı ve çekirdeği olmuştur.[2] İlâhi nur ve feyz O’nun üzerinden diğer varlıklara intikal etmiştir.[3]

Şerefli ruhu ve bedeniyle bütün âlemlere rahmet yapılmıştır.[4] Mübarek ismi Levh-i Mahfuz’da peygamberlerin ilki olarak yazılmıştır.

İmam Rabbanî k.s., Mektubat isimli eserinde Allâh Rasulü s.a.v. hakkında çok güzel ve orijinal bilgiler vermiştir. Bir mektubunda özetle der ki:

“Allâh Rasulü s.a.v. kainatta yüce Allâh ’ın muhabbet tecellisidir. Âlemin yaratılış sebebi bu ilâhi sevgidir.

Yüce Allâh cemali ve celaliyle bilinmek istemiş ve bunun için mahlukatı yaratmıştır.

Varlıkların yaratılışında bir zorlama yoktur, sadece sevgi vardır. Bu sevgiye ilk mazhar olan da en sevgilidir. Yüce Allâh ’a varlıklar içinde en sevgili olanı habibi Hz. Muhammed s.a.v.’dir.

O ilâhi takdirde ilk sırayı aldığı gibi, varlık âlemindeki tecellide de ilk sırayı almıştır. O’nun nuru bütün varlıklardan önce yaratılmıştır. Bunu haber veren hadisler mevcuttur.

Ayrıca bu nur ve o yüce ruh, bütün peygamberlerin, velîlerin ve müminlerin nur, marifet, ilim, sevgi ve feyz kaynağı yapılmıştır. O’nun aracılığı olmadan kimseye bir nur, marifet, ilim, sevgi ve feyz gelmez.

O’nun aracılığı ile ilim, feyz ve nur almaları peygamberlerin faziletini düşürmez, peygamberliklerine bir noksanlık getirmez.

Bütün peygamberler O’nun ümmeti olmaktan ve kendisine tabi olmaktan şeref duyarlar. Zaten ahirette hepsi O’nun sancağı altında toplanacaktır.

Yüce Allâh bu işe O’nu tercih etmiş ve kendisini bütün âlemlere rahmet yapmıştır. Allâh büyük lütuf sahibidir; onu dilediğine verir.”[5]

İmam Gazalî rh.a., hadiste bahsedilen ilk yaratılışın vücut olarak değil, ilâhi takdir ile Levh-i Mahfuz’a yazılması şeklinde olduğunu belirtmiştir.[6]

Molla Aliyyü’l-Kârî rh.a. ise, peygamberler içinde ilk olarak Allâh Rasulü s.a.v.’in ruhunun yaratıldığını belirttikten sonra ayrıca şunları ekler:

“Bu hadiste, Allâh Rasulü’nün zerreler âleminde ilk olarak yaratılması, yahut ilâhi takdirle Levh-i Mahfuz’a ilk olarak yazılması veya meleklere ilk olarak gözükmesi de kastedilmiş olabilir.”[7](2)

“Adem ruhu ile cesedi arasında iken ben peygamber olarak yazılmıştım” (Tirmizi, Menakıb, nr. 3609; Hakim, Müstedrek, 2/665, Ahmed, Müsned, 5/59) hadisi, Resûlullah’ın (s.a.v) madde aleminden önce mana alemindeki varlığına ve önceliğine bir delildir. (0)

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“Âdem henüz yaratılış çamuru içinde yoğrulmakta iken, ben Allâh katında peygamberlerin sonuncusu olarak takdir edilmiştim.”[8]

“Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben peygamber olarak yazılmıştım.”[9]

Cafer-i Sadık k.s. demiştir ki: “Allâh Tealâ her şeyden önce Hz. Muhammed s.a.v.’in nurunu yaratmıştır.

Allâh Tealâ’nın birliğini ilk ikrar eden O’nun nuru ve ruhudur. Allâh Tealâ Kalem’e ilk olarak ‘Lâ ilâhe illAllâh Muhammedü’r-Rasulullah’ yazdırmıştır.”[10]

Allâme Takiyüddin Sübkî rh.a.’in şöyle dediği nakledilir:

“Hz. Rasulullah s.a.v.’in peygamberliği Hz. Âdem a.s. yaratılmadan önce sabit olmuştur. Bu hadisi Hz. Rasulullah’ın sadece Levh-i Mahfuz’a ileride gelecek bir peygamber olarak yazılması şeklinde anlamak uygun ve doğru değildir.

Çünkü bütün peygamberler aynı şekilde Hz. Âdem yaratılmadan önce Levh-i Mahfuz’a peygamber olarak yazılmışlardır. Hz. Rasulullah s.a.v.’in kendisine has bir özellik olarak zikrettiği bu durum, özel bir hali anlatmak içindir.

O da Hz. Rasulullah’ın ruh-u şerifiyle ve hakikatiyle mevcut olup, peygamber olarak ilan edilmesidir.
 

Lima

Moderator
Katılım
May 3, 2019
Mesajlar
131
Beğeniler
2
Puanları
18
#2
O bütün peygamberlerin ilkidir ve hepsinin peygamberidir. Bunun için yüce Allâh bütün peygamberlerden O’na iman ve yardım etmeye dair söz almıştır.

Bu işin hakikatini ancak yüce Yaratan ve ilâhi nur ve bilgi ile kendisini desteklediği kimseler bilir.

Yüce Allâh Hz. Rasulullah s.a.v.’i bu sıfatıyla hazırlamış, O’nu lütuflarına gark etmiş, ismini Arş’a yazmış, kendisini bütün meleklere ve âleme tanıtmış ve böylece katındaki şeref ve kıymetini göstermiştir.

Hz. Rasulullah o zamanda bu sıfat ve hakikatiyle mevcuttu, şerefli bedeniyle daha sonra gelmesi buna mani değildir.”[11]

Allame İbn Receb Hanbelî rh.a., Hz. Rasulullah s.a.v.’in ruhu ile âlemi şereflendirmesi hakkında der ki:

“Hz. Rasulullah s.a.v., Hz. Âdem yaratılmadan önce kendisine peygamberliğin verildiğini haber vermiştir.

Bu durum ilâhi ilimde olan bu hükmün Levh-i Mahfuz’a yazılmasından sonra üçünce mertebede gerçekleşmiştir.

Bu mertebe, saadetli ruhunun yaratılması ve varlık alemine intikal etmesidir. Böylece O’nun peygamberliği kesinleşmiş ve başlamıştır.

Hiç şüphesiz insan cinsinin yaratılmasındaki asıl maksat, Allâh ’ın habibi Hz. Muhammed s.a.v.’dir.

O, insanlığın özü, çekirdeği, en seçkini ve varlık âlemine intikalinin en güzel vasıtasıdır.”[12]

İmam Abdülgani Nablusî rh.a. der ki:

“Peygamberimiz Hz. Muhammed s.a.v. herkese fayda verir; bütün peygamberlerin ruhları, âriflerin ve salihlerin kalpleri, elde ettikleri ilimleri, ilâhi hikmetleri, rabbanî marifetleri ve Melekût Âlemi’nin sırlarını Rasulullah Efendimiz’in ruhundan alırlar.

Bunun için O’na, ‘Ruhların Babası’ denir. Yukarıda saydığımız bütün ilimler O’nun ilminden, hikmet ve marifetinden alınmadır. Yüce Allâh Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i zatı ile insanlar arasında bir geçit ve tecelli mahalli yapmıştır.

Bunun için Hz. Âdem a.s. Rasulullah Efendimiz’le miraçta karşılaşınca O’na; ‘Ey vücuduyla evladım, maneviyatıyla babam olan (varlık alemine geliş sebebim olan) zat’ demiştir.”[13]

Üstad Bedizzaman rh.a.’in belirttiği gibi, Allâh Rasulü s.a.v.’in bu hali akılla değil, iman nuru ile anlaşılır ve görülür. Efendimiz bu âlemin çekirdeğidir. Aynı zamanda en güzel meyvesidir.

İlâhi ilimde varlık O’nun nuru ile başlatılmış, O’nun saadetli vücuduyla da insanlık kemale erdirilmiştir.

Bu yüce Allâh için kolay bir iştir. Bir kimse güzel bir ikrama önce dostundan başlar. Yüce Allâh da cemalini ve kemalini, kudret ve azametini göstermek istedi, bunun için varlık âlemini ve insanı yarattı. İşte yüce Allâh bu muazzam tecelliye dostu Hz. Muhammed s.a.v.’in nuru ile başladı.[14](2)

Muhammedî nurun Hz. Âdem’e (a.s) intikali Hz. Âdem’in onu vesile ederek affını istemesi. (bk. Ehl-i Sünnet İnancı, Ateşin Yakmadığı Aşık) (0)

Muhammed Senâullah Mazharî k.s., Tefsirü’l-Mazharî adlı tefsirinde der ki:

“Allâh nurunu âleme yaymıştır. Bu nuru alma yolu, âlemlere rahmet yapılan Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’dir. Kim kalbini O’na çevirir ve O’nun kalp aynasında parlayan nura yönelirse, yöneliş derecesine göre o nurla kalbi aydınlanır.

Bazıları O’ndan imanın suretini alır; dünyada küfürden, ahirette ateşten kurtulur. Bazı kalpler O’ndan farklı derecelerde imanın hakikatini alır, kâmil insan olur.

Bazı insanlar da O’ndan hiç nur alamaz, küfür içinde kalır, sapıtır.”[15]

O nurdan bolca nasiplenen kâmiller, yeryüzünde nurun taşıyıcısı olurlar. Bu konuda Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allâh Tealâ’nın yeryüzündeki insanlar içinde (feyz ve nur) kapları vardır. Rabbinizin kapları salih kullarının kalpleridir. Bu kalplerin O’na en sevgili olanları da en yumuşak ve en ince olanlarıdır.”[16]

İmam Büsurî rh.a., Kaside-i Bürde adlı meşhur eserinde, âlemlere rahmet Efendimiz’i tanıtırken, şöyle der:

“O, güneş gibidir; göz O’na uzaktan bakınca küçük gibi gözükür, fakat O’na yakından bakınca, şuasından bakmaya güç yetiremez.

O’nu en güzel tarif eden söz şudur: Hz. Muhammed s.a.v. yaratılmış bir beşerdir; fakat Allâh ’ın yarattığı bütün varlıkların en hayırlısıdır.

Bütün peygamberlerin getirdiği ve gösterdiği mucizeler, O’nun nurundan aldıkları kuvvet ve feyizle olmuştur.

Hz. Muhammed s.a.v. fazilette bir güneştir; diğer peygamberler ise O’nun yanında birer yıldız gibidir, O’ndan aldıkları ışığı karanlıklarda insanlara yansıtmaktadırlar.”
 

Lima

Moderator
Katılım
May 3, 2019
Mesajlar
131
Beğeniler
2
Puanları
18
#3
İbn Hacer-i Heytemî rh.a. bu beyitleri açıkladıktan sonra der ki:

“Bütün peygamberler ışıklarını Hz. Muhammed s.a.v.’den alırlar, çünkü O hepsinin en büyük sultanı, övülmeyi hak eden en şerefli reisi ve en yüce imamıdır.”[17]

Efendimiz s.a.v. maneviyat aleminin güneşidir. Bu güneşin ışığı süreklidir; O, dünyada olduğu gibi ahirette de en parlak şekilde nur vermeye, ışık saçmaya devam edecektir. Çünkü O bütün âlemlere rahmet yapılmıştır.

Bu rahmet, bizim için gönderilmiştir; şükür ki, bizler ümmet olarak O’nun payına düştük; buna razı olalım, sevinelim, bu rahmeti tanımaya ve ışığıyla aydınlanmaya bakalım.(2)

Resûlullah’ın (s.a.v), bütün peygamberlere ve ümmetlerine tanıtılması (Al-i İmran 81) (0)

Allâh peygamberlerden şöyle söz almıştı: “Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz!

Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar: “Kabul ettik” dediler. (Allâh da) dedi ki: “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım”.[18]

Allâh bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştır.

Bunlar arasında, önce gelenden sonra gelene, sonra gelenden öncekine böyle karşılıklı ve ilâhî şahitlik altında kabul edilmiş bir tasdik antlaşması vardır.

Hepsi, kendilerini tasdik eden Muhammed Resulullah’a iman ve yardım için Hak Teâlâ’ya söz vermişlerdir. İlim ve hak şahitliğin hükmü budur.(3)

Resûlullah’ın (s.a.v), cesed-i pakisiyle dünyayı şereflendirmesi ve o anda zuhur eden harika olaylar.

(Kastallani, Mevahibül-Ledünniyye, Asım Köksal, İslam Tarihi) (0)

Doğum Gecesinde Vuku Bulan Önemli Hadiselerden Bazıları

Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre;

Mekke’de, ticaretle uğraşan bir Yahudi Peygamberimiz (a.s.)ın doğduğu gece, doğuşuna alâmet olan yıldızın doğduğunu görmüş, katıldığı Kureyş meclislerinden bir mecliste:

“Ey Kureyş cemaatı! İçinizden, bu gece çocuğu doğan oldu mu?” diye sormuştur.

“VAllâh i, bilmiyoruz!” dediler.

Bunun üzerine, Yahudi:

“Ey Kureyş cemaatı! Size söylediğim şeyi ezberleyiniz!

Bu gece, bu âhir zaman ümmetinin peygamberi doğmuştur! Onun iki küreği arasında, üzerinde tüyler bulunan kırmızımtırak bir ben de vardır!” dedi.

Meclistekiler, Yahudi’nin sözlerinden hayrette kalarak meclisten dağıldılar. Onlardan her biri, evlerine varınca, Yahudi’nin söylediklerini ailelerine haber verdiler.

Bazılarına, aileleri:

“Abdullah b. Abdulmuttalib’in bir oğlu doğdu.

Kendisine, Muhammed ismini verdiler” dediler.

Onlar, o günden sonra, Yahudi’nin evine gidip:

“Bizim içimizde bir çocuk doğduğunu duydun mu, öğrendin mi?” dediler.[19]

Yahudi: “Ben size onun doğduğunu haber verdikten sonra mı, yoksa önce mi doğdu?” diye sordu.

“Önce doğdu!” dediler.[20]

Dileği üzerine, kendisini Hz. Âmine’nin evine götürdüler.

Yahudi, Hz. Âmine’den, oğlunu yanına çıkarmasını istedi; çıkarıldı.

Peygamberimiz (a.s.)ın arkasındaki peygamberlik hâtemini görünce, Yahudi bayıldı. Ayıldığı zaman, kendisine “Yazıklar olsun sana! Ne oldu sana?” dediler.
 

Lima

Moderator
Katılım
May 3, 2019
Mesajlar
131
Beğeniler
2
Puanları
18
#4
Yahudi:

“VAllâh i, artık İsrail oğullarından peygamberlik gitti![21]

Ellerinden Kitap da gitti! Bu, İsrail oğullarının öldürüleceklerine ve bilginlerinin de itibarlarının kalmayacağına verilmiş bir hükümdür! Araplar, peygamberlikle, büyük bir izzet ve şerefe erecekler![22]

Ey Kureyş cemaatı! Sevininiz! VAllâh i, siz; haberi doğudan batıya kadar ulaşacak bir atılım ve yenme gücüyle güçleneceksiniz!” dedi.[23]

Medineli Müslümanlardan şair Hassan b. Sabit der ki:

“Ben, yedi sekiz yaşlarında, duyduklarımı kavrayabilecek, boylu boslu bir çocuktum.

Bir gün, Yesrib’de (Medine’de) bir Yahudi’nin köşk üzerinden en yüksek sesle:

‘Ey Yahudi cemaatı!’ diyerek bağırdığını işittim.

Yahudiler, etrafına toplanınca, ona:

‘Allâh cezanı versin! Ne oldu sana?’ dediler.

O da:

‘Ahmed’in doğumunda doğacak olan yıldızı, bu gece doğdu!’ dedi.”[24]

İbn İshak:

“Hassan b. Sâbit’in torunu Saîd b. Abdurrahman’a:

‘Resûlullah (a.s.) Medine’ye geldiği zaman Hassan b. Sabit kaç yaşında idi?’ diye sordum.

Saîd:

‘Hassan, altmış yaşında idi. Resûlullah (a.s.) da, elli üç yaşında iken Medine’ye geldi’ dedi.

Demek ki, Hassan, o Yahudinin söylediğini yedi yaşında iken işitmiş” demiştir.[25]

Hz. Âmine’nin bildirdiğine göre; Peygamberimiz (a.s.)a, ne hamileliği sırasında, ne de onu dünyaya getirirken hiçbir zahmet çekmemiş ve o doğarken de, doğu ile batı arasını aydınlatan bir nurun kendisinden onunla birlikte çıktığını görmüştür.[26]

Peygamberimiz (a.s.), doğarken, çocukların yere düştükleri gibi düşmeyip ellerini yere dayamış, başını semaya kaldırmış olarak doğmuştur.[27]

Muhammed (a.s.) doğunca, geleneğe göre sabaha kadar üzerine kapatılan çanağın yarılarak, yarığından kendisinin gözlerini semaya diktiği görülmüştür.[28]

“Doğrusu, biz bunun gibi bir çocuk görmedik!” denilmiştir.[29]

Şeytan; hayatında koparacağı dört çığlıktan birisini, bu kutlu doğum gecesinde koparmıştır.[30]

İran başkadısı ve din adamı Mubezan, rüyasında; birtakım serkeş develerin bir sürü yürük atları

önlerine katarak Dicle ırmağını geçtiklerini, İran topraklarına yayıldıklarını görmüştür.

Save gölünün suyu çekilmiştir.

Semave vadisini su basmıştır.

Kisra’nın sarayından 14 şerefe yıkılmıştır.

İranlıların 1000 yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşgedeleri sönüvermiştir![31] (4)

Resûlullah’ın (s.a.v), kalplere doğuşu. (0)

O’nun davetine icabet edenler, kelebeklerin ışığa kanat çırptıkları gibi, hidayete kanat çırpıyorlardı.

Daha önce Allâh ’a şirk koşan, ayyaş gezen, faiz yiyen, kumar oynayan, zina eden, hırsızlık yapan, zulmeden insanlar, O’nun elini tuttukları andan itibaren bir anda değişiyor, müttakî birer mümin haline geliyorlardı.

Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerken vicdanları sızlamayan bir topluluğu, karıncayı çiğnemekten korkan bir topluluk haline getiren ne idi? Hangi manevi câzibe idi?

Bu soruların cevabını Kur’an-ı Hakim’in icazı yanı sıra Allâh Rasulü s.a.v.’in nübüvvet nazarlarında aramak gerekir.

O’nun bakışı, sohbeti ve himmeti bedevî bir cahili birdenbire münevver bir arif haline getiriyordu.

O’nun bir dakikalık nazar ve sohbetine mazhar olan bir kişi, senelerce seyr ü sulûke mukabil hakikatin nurlarına mazhar oluyordu.

Bu yüzden makamının zirvesine çıkmış veliler de sırf nazarla irşad ederler.

Şu kadar var ki, onların nazarları velâyet nazarıdır.

Efendimiz s.a.v.’in nazarı ise nübüvvet nazarıdır.

O öyle bir nazardı ki, kalbinde hidayet tomurcuklarının açılmasına en ufak bir istidadı olan ölü kalplerin bile hidayetine vesile olurdu.
 

Lima

Moderator
Katılım
May 3, 2019
Mesajlar
131
Beğeniler
2
Puanları
18
#5
Hicret esnasında başına konulan yüz deveyi alabilmek için 80 kişiyle beraber Efendimiz s.a.v.’in peşine düşen Ebu Büreyde, o nazarlara muhatap olur olmaz kalbi yunmuş yıkanmış, etrafındakilerle beraber kelime-i şehadet getirdikten sonra: “Ey Allâh Rasulü, sizin gibi birinin Medine’ye sancaksız girmesi uygun olmaz.

Müsaade buyurun da sancaktarınız olayım” demiş, sarığını mızrağının ucuna takarak O’na sancaktarlık yapmıştı.

Daha önce savaşacak kimse kalmadığı zaman dönüp birbirini kıran Arap topluluğu, O’na iman edip gönül verdikten sonra; malını, mülkünü, evini ve yurdunu kardeşleriyle paylaşacak hale geliyorlardı.

Bir fikirleri olduğu zaman gelip O’na arz ederler ama mübarek ağzından söz çıktı mı, acaba, neden, niçin sorularını sormadan derhal tatbik ederlerdi.

Cihat çağrısını duydukları anda şehit olmak arzusuyla cepheye koşarlardı. O’nun sohbet ve nazarlarıyla öyle bir hale gelmişlerdi ki, içlerinde meleklerle konuşan ve müsafaha yapanlar vardı.

Bu ruh halini kaybettikleri an, Hz. Hanzala gibi münafık olduğunu zannederek O’na koşarlardı. Duasıyla ölülerin diriltilmesine sebep olan, içkiyi sirkeye çeviren, kabir ehliyle konuşan sahabeler vardı.

O’ndan daha fazla sevilen ve hürmet edilen bir kimse daha yoktu.

Abdest aldığı zaman sahabe ellerini altına tutar, bereketlenmek niyetiyle yüzlerine gözlerine sürerlerdi.

Saç ve sakalının bir telini dahi yere dökmezlerdi.

Amr b. Âs r.a. son nefeslerini verdiği sırada O’nun sakal-ı şerifinden bir teli dilinin altına koyuyor ve ruhunu öylece teslim ediyordu.

Bir kılıç darbesi Halid b. Velid r.a.’ın başındaki külahı düşman saflarının içine doğru uçurunca, her şeyi unutup düşman saflarına dalarak külahını kurtarmıştı.

“Niye böyle hayatını tehlikeye atıyorsun” diyenlere şu cevabı veriyordu: “VAllâh i külahımın içinde Rasulullah’ın sakal-ı şerifinden bir tel saklıyordum.

Ona bir şey olur diye korktum…”

Hz. Abbas r.a.’ın evinin önünden geçerken üzerine necaset damlayan Hz. Ömer r.a., oradaki paslı oluğu söküp çıkarmıştı.

Hz. Abbas r.a., “oluğu oraya bizzat Rasulullah yerleştirmişti” deyince, adeta kendinden geçiyor, oluğu yerine yerleştirmeden oradan ayrılmıyordu.

Evet; O, yolun başı… O, gönüllerin sultanı. O alemlerin iftiharı. O Allâh ’ın habibi. O, kıyamete kadar bütün insanlığın ve cinnin peygamberi. Şefaatçimiz O. Kalbimizin incisi O…

Konuşmak isteyenler konuşacak. Sözü olanlar söyleyecek. O’nun gönül tahtımızdaki yerini kıskananlar sevgimize tuzak kuracak. Ne farkeder!..

O her zaman başımızın tacı. Taşımakla onurlandığımız, kendimiz olduğumuz, kendimiz kalacağımız tacımız…(5)

Tasavvuf, zahiri ve batınıyla sünnetle süslenmekten ibarettir.(0)

‘Tasavvuf kısaca güzel ahlaktan ibarettir’, diyor arifler; acaba güzel ahlak nedir?

Güzel ahlak, Yüce Yaratıcının ve halkın haklarını güzel korumaktır. Bunun tek yolu da Allâh ’ın Rasulü Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimize samimiyetle tabi olmaktır.

Allâh u Teala kendisini sevenlere ve sevmek isteyenlere, bu sevginin gerçek olması ve karşılık bulması için tek bir yol göstermiştir. Bu yol:

“Rasulüm de ki: Eğer siz Allâh ’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki, Allâh da sizi sevsin.”[32] ayetinin tarif ettiği Muhammedî yoldur.

Tasavvuf, Hz. Peygamberin (s.a.v) uyguladığı terbiye usullerine uygun olarak bir mümini üzere eğitmektir.

Efendimizin (s.a.v) sünnetine uymayan kimse, nefsiyle bin sene mücahede ve mücadele etse bile terbiye olamaz, bir başkasını eğitemez.

Arifibillah Şihâbüddin Sühreverdî (k.s) bu ayetin, kulluğun temelini ve hedefini ortaya koyduğuna dikkat çektikten sonra der:

“Sufiler, diğer müslümanlar arasında, Rasulullah’a uyma konusunda en başarılı olanlardır.

Çünkü onlar, Hz. Peygamber’in (s.a.v) sözlerine tam manasıyla uyarlar. Peygamberin emrettiklerini yerine getirip, yasakladığı şeylerden şiddetle sakınırlar.

Sufiler, bu hususta Allâh u Teala’nın: “Rasulüm size neyi verdi (ve emretti) ise onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakının!”[33] emrine canla başla uymuşlardır.

Sûfiler, bütün amel ve ibadetlerinde, farz, vacip ve nafilelerde büyük bir ciddiyetle Hz. Rasulullah’a (a.s) tabi olmuşlardır.

Efendimizin (s.a.v) söz ve davranışlarında kendisine uymanın bereketiyle onun ilim, haya, af, müsamaha, şefkat, merhamet, güzel geçim, nasihat, tevazu gibi ahlaklarıyla süslenmişlerdir.

Ayrıca Efendimizin (s.a.v) haşyet, sekînet, heybet, tazim, rıza, sabır, zühd, tevekkül gibi hallerinden de nasiplerini alıp, Allâh Rasulüne (s.a.v) her yönden tam itaat etmişlerdir.

Allâh dostu Abdülvâhid b. Zeyd’e: “Size göre sufi kimdir?” diye sorulunca şöyle demiştir:

“Akıllarıyla sünneti tam olarak anlamaya gayret eden, kalpleriyle ona bağlanan ve nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk’a sığınan kimseler, gerçek sufilerdir.”

Bu sufilerin halini tam olarak anlatan bir tariftir.
 

Lima

Moderator
Katılım
May 3, 2019
Mesajlar
131
Beğeniler
2
Puanları
18
#6
Rasulullah (s.a.v) Efendimizin en büyük ahlakı, devamlı kendini Yüce Allâh ’a muhtaç bilip, nefsini O’na havale etmesiydi. Şu duası bunu gösteriyor:

“Allâh ’ım! Beni, bir göz yumup açma zamanı kadar da olsa, nefsimin eline bırakma! Bana vermiş olduğun güzel şeyleri, benden geri alma!”[34]

Sufilerin Rasulullah’a (s.a.v.) uymakla elde ettikleri şeylerin en şereflisi budur. Bu hale iftikar denir; ve devamlı Allâh u Teala’ya muhtaç olduğunu bilme halidir.

Allâh u Teala, yüce lutfuyla, nefsin özelliklerini sufiye tanıtmış, Rasulullah (s.a.v) Efendimize açtığı gibi; sufiye nefsin halini göstermiş, o da, nefsinin şerrinden devamlı Allâh u Teala’ya sığınıp, O’ndan yardım istemeye yönelmiştir.

Bu durumda nefis, kulu Rabbine sevk eden bir vesile olmuştur. Bunun için sufi olan bir kimse, Rabbinden gafil olmadığı gibi, nefsini kontrolden de geri kalmaz.

“Nefsini bilen Rabbini de bilir.” hikmetli sözü, Allâh u Teala’nın bilinmesinin, nefsin bilinmesine bağlı olduğunu ifade etmektedir.”

“Rasulullah’ın (a.s) sünneti deyince, yüce zatının sahip olduğu bu güzel ahlaklar akla gelir. Bu ahlaklara Allâh dostlarından daha güzel sahip çıkan ve varis olan kim vardır?!..”[35]

Tek hedefi ilahi ahlak ile süslenmek ve kulluk ile şereflenmek olan sufinin, bu hedefe ulaşması için Hz. Rasulullah’tan (s.a.v) başka bir delili olabilir mi?!..

Allâh u Teala, Rasulullah Efendimiz’i (s.a.v), öyle bir makamda oturtmuştur ki, ona itaat eden Allâh u Teala’ya itaat etmiş olur.[36]

O’nun elini tutup biat etmek Allâh ’a biat sayılmıştır.[37]

Bunun için bütün veliler, ulu arif Cüneyd el-Bağdâdî’nin (k.s), belirttiği şu sözde hemfikirdirler:

“Hz Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine uymaktan başka Allâh ’a giden hiçbir yol yoktur.”[38]

‘Allâh yolunda Kur’an ve aklım bana yeter, sünnete ihtiyacım yok’ demek; cehaletle söyleniyorsa ahmaklık, hıyanetle söyleniyorsa küfürdür. Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) belirttiği gibi:

“Bir kimse sadece aklını değil, hevâsını da sünnete tâbi kılmadıkça, gerçek mümin olamaz.”[39]

İyice incelendiğinde görülecektir ki tasavvuf, insanı Kur’an ve sünnet edebi üzere terbiye eden bir okuldur. Gerçek sûfi, Kur’an-ı Hakim’de:

“Ey iman edenler! Allâh ’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.”[40]

“Sizden herhangi bir ücret istemeyen ve hidayet üzere olan kimselere uyun.”[41] âyetleriyle tanıtılan sadık bir kuldur.

Bu sıfattaki bir sufi, takva yolunun imamı olup, güzel kullukta herkese örnektir. Kendisine uyan kimse, Hz. Peygamber’e uymuş ve ilâhi rızaya kavuşmuş olur.

Çünkü, kamil mürşit, “Alimler, peygamberlerin varisleridir.”[42] hadis-i şerifi ile müjdelenen gerçek varistir.

Kamil mürşit alim ve ariftir. Allâh rızasına aşıktır. Hz. Peygamber’in (s.a.v) ümmetine emanet ettiği bütün ilim, irfan, ibadet, takva, edep, güzel ahlak, ihlas, huşu, huzur, gözyaşı gibi manevî ilimlere ve yüce hallere varistir.

Peygamberin peygamberliğine değil, ümmetine bıraktığı bu ilim, ahlak ve hallere varis olunur.

Ariflerden Ebû Nasr es-Sarrâc (k.s), (378/988), velilerdeki kulluk hâlini şöyle anlatır:

“Tasavvuf terbiyesinde Allâh u Teala’ya ulaşan sufiler, İslam’ın ilim ve emanetini taşıyan fıkıh, tefsir, hadis alimi ile aynı derecede farz ve vacipleri yerine getirip haramlardan kaçındıktan sonra, bir çok hususta, onlardan daha farklı bir ilim ve ahlaka sahiptirler.

Bu özel ilim ve yüksek ahlakî değerler ise şunlardır:

- Mâlâyanî denilen boş işleri ve sözleri terk.

- Allâh u Teala’nın rızasından başka her şeyi kalpten çıkarmak.

- Az ile kanaat etmek.

- Dünyalık olarak zaruri ihtiyaçlarla yetinmek.

- Kendi iradesiyle fakirliği zenginliğe, açlığı tokluğa tercih etmek.

- İnsanların gözünde yükselmeyi, makam ve mevkii terk etmek.

- Halka son derece şefkat ve iyilik etmek.

- Büyük küçük herkese tavazu göstermek.

- Kendi ihtiyacı varken başkalarını tercih etmek.

- Dünyalık imkanları kimin kullandığına ve kimin ele geçirdiğine hiç aldırış etmemek.

- Allâh u Teala’ya karşı güzel zan beslemek.

- Bütün iş ve ibadetlerinde ihlas halinde hareket etmek.

- Devamlı Allâh u Teâlâ’ya yönelmek.

- Allâh ’tan gelen belaya teslim olmak, kaza ve kadere boyun eğmek.

- Nefsânî arzulara karşı sabretmek.
 

Lima

Moderator
Katılım
May 3, 2019
Mesajlar
131
Beğeniler
2
Puanları
18
#7
- Tasavvuf yolunda mücahedeye devam etmek, asla yılmamak.

- Allâh u Teala’ya tam bir huzur ve huşu içinde kulluk yapabilmek için kalbi kötü düşüncelerden arındırıp murakabeye sarılmak.

- Ebedî sevgiliye kavuşmak için ölümü hayata, sıkıntıyı rahata tercih etmek.

İşte bütün bunların ötesinde, kamil sufilerin sahip olduğu daha birçok manevî ilim ve haller vardır.

Ama alimler, onların varlığına iman edip hak olduklarını söylemekle yetinmişlerdir. (6)

(0) Sohbet ana başlıkları

(1) Kutlu Zamanlar – Ali Yurtgezen – Semerkand Dergisi – Temmuz 2010

(2) İlk Yaratılan Nur – Dilaver Selvi – Semerkand Dergisi – Mart 2007

(3) Haka Dini Kur’an Dili – Elmalılı Hamdi Yazır

(4) İslam Tarihi – Asım Köksal

(5) Hidayet Ve Medeniyet Kaynağımız: Hz. Peygamber ( S.A.V ) – S.Dergisi – Haziran 2002

(6) Kaynaklarıyla Tasavvuf – Dilaver Selvi

---------------------------------------------------------------

[1] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 19/23; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 1/42; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 6/570; Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, no: 4883.

[2] Bkz: İbn Acibe, el-Bahru’l-Medîd fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Mecid, 6/34.

[3] Nebhânî, Cevâhirü’l-Bihâr fî Fedâili’n-Nebiyyi’l-Muhtâr, 3/376-377.

[4] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 5/630; Nebhânî, Cevâhiru’l-Bihâr, 3/34, 376, 377.

[5] Bkz: İmam Rabbanî, Mektubat, 121. Mektup.

[6] Kastalânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye, 1/42.

[7] Aliyyü’l-Kârî, Şehü’ş-Şifâ, 1/109.

[8] Hakim, Müstedrek, 2/453; Ahmed, Müsned, 4/127, 128; İbn Hıbban, Sahih, no: 6404; el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 32114.

[9] Tirmizî, Menakıb, no: 3609; Hakim, Müstedrek, 2/665; Ahmed, Müsned, 5/59; Taberânî, el-Kebir, 20/353.

[10] Bkz: İbnu Acibe, el-Bahrü’l-Medid, 7/38.

[11] Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ, 181; Nebhânî, Hüccetullahi ale’l-Âlemin, 1/41; Hafacî, Nesimü’r-Riyâd, 1/379-380; Süyûtî, Hasâisü’l-Kübrâ, 1/4.

[12] İbn Receb, Letâifü’l-Meârif, 159-162.

[13] Abdülgani Nablusî, Şerhu’s-Salati’l-Meşişiyye, (Ataullah İskenderî’nin, Unvânü’t-Tevfik fi Âdabi’t-Tarik kitabıyla birlikte) s. 70.

[14] Bkz: Saîd Nursî, Sözler, 31. Söz.

[15] Senâullah Mazharî, Tefsirü’l Mazharî, 6/411-412.

[16] Ebû Nuaym, Hilye, 6/97; Abdullah b. Ahmed, Zevaidü’z-Zühd, 153; Süyûtî, es-Sağîr, nr. 2375.

[17] Heytemî, el-Umde fî Şerhi’l-Bürde, s. 281-292.

[18] Al-i İmran 81

[19] İbn Sa’d, Tabakât, c.1 , s. 162-163, Hâkim, Müstedrek, c. 22, s. 601-602, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 108, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2, s. 267.

[20] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1,s.163.

[21] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 163, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 602, Beyhakî, Delâil, c. 1, s. 108-109. Kastalânî, Mevâhibu’l-ledünniye, c. 1 , s. 34-35

[22] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1,s.163.

[23] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 163, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 602, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 109, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2, s. 267.

[24] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.1, s.1 68, Ebu Nuaym .Delâilü’n-nübüvve, c.1, s. 75, Hâkim , Müstedrek, c. 3, s. 486, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 1 , s. 110.

[25] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 168, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 110.

[26] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 102, Beyhakî, Delâil, c. 1, s. 11 3,136, Zehebî, Târihiu’l-İslâm, s. 47. Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2,5.264.

[27] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1,s.1O2, Taberî, Târîh, c. 2, s. 128, Beyhakî, Delâil, c.1, s. 113, Zehebî, Târîhu’l-İslâm, s. 47, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2, s. 266.

[28] İbn Sa’d, Tabakât, c. 1, s. 1 02, Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 138, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 113, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2, s. 266.
 

Lima

Moderator
Katılım
May 3, 2019
Mesajlar
131
Beğeniler
2
Puanları
18
#8
[29] Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 113.

[30] Süheyli, Ravdu’l-ünüf, c. 2, s. 149, İ bn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c.1, s. 27, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2, s. 266-267. Sâve, Hemedan ile Kum arasında, eni, boyu altı fersahlıktan fazla olup, “Gemi” diye anılırdı. Gölün suyu çekilince, yerine Sâve şehri kuruldu (Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 200). Semave, Küte ile Şam arasında, Kelb arazisinden, taşsız bir çöldür. (Yakut, Mu’cemu’l-büldân, c. 3, s. 245, Diyarbekrî, Hamis, c.1, s. 200).

[31] Taberî, Târîh, c. 2, s. 131-132, İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-Ferîd, c.2,s. 29-30. Ebu Nuaym, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 139-140, Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve, c. 1, s. 126-127, Ebu’l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1 , s. 97-100, Muhyiddin b. Arabf, Muhâdarâtu’l-ebrâr, c. 2, s. 66-68, İbn Seyyid, Uyûnu’l-eser, c.1, s. 28-29, Zehebî, Târîhu’l-İslâm, s. 35-39, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-nihâye, c. 2,s. 268-269, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 200-201.M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayınları: 1/25-28.

[32] Al-i İmran 3/31

[33] Haşr 59/7

[34] Suyuti, el-Camiu’s-Sağir, Hadis No:1478

[35] Sühreverdi

[36] Bk.Nisa:4/80

[37] Bk. Fetih 48/10

[38] Kuşeyri

[39] Beğavi

[40] Tevbe 9/119

[41] Yasin 36/21

[42] Ebu Davud
 
Üst Alt